kapılar

lizard king


7/9/2005 - Algının kapılarını ardına kadar zorlayan adam

Kategori: the doors

Algının kapılarını ardına kadar zorlayan adam: Jim Morrison

 

Jim Morrison'u anlatmak çok zor. O hem bir ilah, hem bir şeytan, hem bir şair, hem bir müzisyen. Onu en iyi anlatan ve de büyük ihtimalle en iyi anlayan Ray Marzarek bakın ne diyor: "Ben onu hep eski Yunan ozanlarının çağımızdaki bir örneği olarak gördüm. O belki de Dionysos. Hislerin, anlık kararların, müziğin ve dansın tanrısıydı o. Bir konserden diğerine ne yapacağı belli değildi; bazen bir şeytan, bazen bir iyilik perisiydi."

 

Şöyle söylediğini duyar gibiyim: Dünyayı istiyoruz. Hemen, şimdi!

Asıl adı James Douglas Morrison olan Jim, işte bugün Florida'da doğdu. Jim henüz 4 yaşındayken, kendi deyimiyle 'ölümü ilk defa keşfettiği, hayatının en önemli anını' yaşamıştı bile. Santa Fe yolu üzerinde ailesiyle seyahat ederken, yolda ters dönmüş bir kamyona ve asfalta fırlamış yaralı bir kızılderiliye rastladı. O anda ölen kızılderilinin ruhunun onun bedenine nasıl geçtiğini yıllar sonra arkadaşlarına anlatacaktı.

Jim'in konserleri toplu ayine dönüşürdü.Morrison lisede tuhaf bir öğrenciydi. Zeka düzeyinin 149 olduğu söyleniyordu, yani Einstein'dan 4 puan fazla! (İster inanın, ister inanmayın!). James Joyce'un başyapıtı Ulysess'i okuyup anlayan tek öğrenci olarak lisedeki hocalarını şaşırtmıştı.

Üniversite yıllarında Baudelaire, Rimbaud, Nietzche, Ginsberg ve Ferlinghetti gibi büyük şairlerle filozofların yapıtlarıyla tanıştı. O yıllarda şiir yazmaya başlamıştı bile. Daha sonra bu şiirlerini Tanrı-Yeni Yaratıklar adlı kitabına koyacaktı. Bu kitabı tek sevgilisi, kendi değimiyle 'kozmik eşi' Pamela'ya, şiirlerindeki küfürleri ayıkladığı için (!) ithaf etmişti. (Çok şanslı bir kadın! Gerçi çok acı çekti, ama acı aşkın vazgeçilmez parçası değil mi zaten?)

Her parçasını yaşayarak söyleyen Jim, parçanın doruğuna ulaştıktan sonra yere yığılırdı. Klasik eğitimden sıkılınca, UCLA Üniversitesi'nin sinema bölümüne kaydoldu. Jim'in ilk aşkı sinemaydı, ancak yaptığı kısa metrajlı ve fazlasıyla sofistike filmler beğenilmeyince sinemacı olmaktan vazgeçti. UCLA yılları ona çok değerli üç dost armağan etti: Ray Marzarek, Robby Krieger ve John Densmore.

Morisson'un benzersiz ruhunu ilk fark eden Marzarek oldu. Tuşlu çalgılar çalan Marzarek ile Morisson iyi bir ikili oluşturmuşlardı. Daha sonra bu ikiliye gitarda Krieger ve davulda Densmore da katıldı. Grup adını Aldous Huxley'in ünlü eseri 'Algının Kapıları'ndan aldı. Morrison William Blake'ten alıntılayarak şöyle diyordu: "Doors, bilinenle bilinmeyen arasındaki kapı ve ben bu kapı olmak istiyorum."

Jim, grup arkadaşlarıyla beraber.Morrison'un da söylediği gibi, 'Doors aslında beyaz bir blues grubu'ydu. Ayine dönüşen konserler, stüdyo çalışmaları ve turnelerle geçen yoğun bir dönem başlamıştı. Grubun ünü hızla yayılıyordu. O artık gençlerin yeni ilahıydı. Onun en büyük eserleri arasında An American Prayer,  Riders On The Storm, The End, Break On Through, Light My Fire, Strange Days, People Are Strange, Spanish Caravan, The Cristal Ship, Love Me Two Times sayılabilir.

   

Grup elemanları tek bir beyin olmayı başarmıştı.Ancak Morrison, pek çok meslektaşının da yakasını kurtaramadığı uyuşturucu ve alkolün etkisiyle konserlerinde aşırılıklara kaçmaya başladı. Bakın, Morrison konserleri için ne diyor: "Konserlerde çok eğlenirim. Biz eğleniriz, seyirci eğlenir, aynasızlar eğlenir. Garip bir üçgen bu. Ortada aynasızlar olmasa, kimse sahneye çıkmaya çalışmaz. Onları tahrik eden şey aradaki polis kordonu. Bence iyi bir şey bu, insanlara otoriteyi sınama şansı veriyor."

Jim'in 'kozmik eşi' Pamela.Ancak Miami konserinde yaşananlar daha sonra başına bela oldu: "Bu kadar yeter. Siz buraya müzik dinlemeye gelmediniz. Buraya geldiniz, çünkü hayatınızda daha önce hiç yaşamadığınız bir şeyi yaşamak istiyorsunuz. Sizin için ne yapabilirim. 'Küçük Jim'i görmeye ne dersiniz?"

Ve sahnede cinsel organını gösterdi. Bunu ancak Morrisson gibi bir çılgın yapabilirdi! O kendi değimiyle 'Kertenkele Kralı'ydı ve 'her şeyi yapabilirdi'. Morrison kertenkeleler hakkında bakın neler söylemiş: "Sürüngenleri hep sevdim. Hiçbir tane görmemiş olsanız bile, yılandan korkarsınız. Yılan tüm korkularımızın vücut bulmuş halidir."

Pamela dünyanın en şanslı kadınlarından biri olmalı. 

Marzarek, Jim hakkında şöyle diyor: "Her zaman kendini aşmaya çalışırdı Jim. Amacı en sonuna kadar gidebilmekti. Gidebileceği en son noktaya kadar gitmek. Gitti de". Jim'in yanıtı ise şöyle şu: "Diyelim ki sadece gerçekliğin sınırlarını deniyordum. Neler olacağını merak ettim. Hepsi bu: Sadece merak". 1971 yılında, kader arkadaşları Jimi Hendrix, Janis Joplin gibi, henüz 27 yaşındayken aşırı dozda uyuşturucudan öldü. Oysa o bir uçak kazasında ölmek istiyordu: "Bir uçak kazasında ölmek güzel bir gidiş olurdu. Uykumda, yaşlanınca ya da aşırı doz uyuşturucudan ölmeyi istemiyorum. Ölümü hissetmek, koklamak, tatmak, duymak istiyorum. Ölüm bize yalnızca bir kez gelecek, bu fırsatı kaçırmak istemem."

 

Tıkla, büyüğünü gör, indir.Tıkla, büyüğünü gör, indir.  Tıkla, büyüğünü gör, indir.

       

AWAKE

 

Is every body in?

The ceremony is about to begin.

WAKE UP!

You can't remember where it was

Has this dream stopped?

Shake dreams from your hair

My pretty child, my sweet one.

Choose the day and choose the sign of the day

The day’s divinity

First thing you see.

A vast radiant beach in a cool jeweled moon

Couples naked race down by its quiet side

And we laugh like soft, mad children

Smug in the wooly cotton brains on infancy.

The music and voices are all around us.

Choose, they croon, the Ancient Ones

The time has come again.

Choose now, they croon,

Beneath the moon

Beside an ancient lake.

Enter again the sweet forest,

Enter the hot dream,

Come with us,

Every thing is broken up and dances.

 

kaynak : genç hürriyetim

döktürenler (2) :: döktür! :: sadece bu yazı



11/8/2005 - yoksa jim'i sevdiği kadın mı öldürdü?

Kategori: the doors

 

yoksa jim'i sevdiği kadın mı öldürdü?

geçen pazar ertuğrul özkök'ün hürriyetteki köşesinin başlığı şöyleydi: jim morrison u kim öldürdü?

jim morrison...
doors topluluğunun efsanevi solisti.
60'lara has "derin rock" müziğinin "şairi."

o unutulmaz gırtlak, o çok erkek ama aynı zamanda alabildiğine hüzünlü, hatta kırgın söyleyiş.

1971 yılı temmuz ayında paris'te bir otel odasında ölü bulunduğunda henüz 28 yaşındaydı.

ölümü hep bir esrar perdesinin arkasında kaldı: aşırı dozdan mı, kalpten mi, neden?

yoksa öldürülmüş müydü?


***

o başlığı görünce yüreğim hopladı.
morrison'la ilgili haberlere, yorumlara ayn bir ilgim vardır. peki nasıl olmuştu da ölümüne dair yeni kanıtlarla ilgili haberi gözden kaçırmıştım?

yazıyı okumaya başladığımda fark ettim ki özkök, doors topluluğunun klavyecisi ray manzarek'in bir sözünü kastediyor.

ray bir tarihte, bilmem arük hangi duygusal karmaşayla, şöyle demiş: "jim morrison u nietzsche öldürdü ve ben bu cinayeti gördüm."


***

nietzsche, uçurumda açan çiçek...

"böyle buyurdu zerdüşt"ün yazarı, 1844-1900 arasında yaşamış alman filozof...

jim morrison henüz 14 yaşındayken tanışmıştı nietzsche'nin yapıtlarıyla ve çok etkilenmişti...

peki ray manzarek iddiasında haklı olabilir miydi?

hayır.
nietzsche öldürmez; tersine, ölüyü diriltir.

kendimden de bilirim; delikanlılığımın en koyu mutsuzluk döneminde nietzsche beni çekip güneş ışığına çıkarmıştır...

kaldı ki jim morrison ciddi bir alkol bağımlısıydı.

oysa nietzsche alkole keşişçe karşıdır.

sarhoşluğu yüceltir nietzsche, yüksek tepelerin havasının insanda yarattığı sarhoşluğu...

fakat madem manzarek böyle söylemiş, ertuğrul da hürriyet'te bu konuda bir yazı döşenmiş; "jim morrison u kim öldürdü?" sorusunun cevabını (tabii ki bu konuda yazılmış biyografilerden yola çıkarak) bir de ben vereyim.

aşk öldürdü onu...
jim'in aşkla sevdiği kadın pamela ölümünün baş sorumlusudur...


***

jim ve pamela tanıştıklarında çok gençtiler. pam 18 yaşında kızıl saçlı, çilli bir kızdı.

jim hep kadınların sevdiği bir adamdı ama pam'le aralarında bambaşka bir çekim oluştu. yine de daha ilk günlerde ortaya çıkmıştı ki, ikisi bambaşka zevklerin ve dünyaların insanlanydılar.

jim sözcükleri, düşünceleri, müziği ve sinemayı deli gibi seviyordu.

pam ise pahalı giysileri, alışverişi, arkadaşlarıyla uzun uzun vakit geçirmeyi...

jim çok içki içmesine karşın eroin denen illetten nefret ediyordu. pam ise ondan gizli eroin kullanıyordu.

jim boş zamanlarında evde oturmayı seviyordu, pam dolaşmayı...

buna rağmen uzak olduklan her an birbirlerini tutkuyla özlüyorlar, birbirlerine koşuyorlardı.

gün geldi, doors'un ünü dünyayı sardı. popüler medya jim'i çağın seks sembolü haline getirdi.

pam ise "jim bir şair, ne işi var bir rock grubunda" demekten hiç vazgeçmedi; hali tavrıyla doors elemanlarını, menajerlerini ve plak şirketlerini sinir etmeyi, davetlerde, onca kalabalığın ortasında jim'e bağınp
çağırmayı sürdürdü.

ama ne ara sıra başka kadınlara "kaçması" na rağmen jim onsuz yapabiliyordu, ne de ara sıra eroine ve tuhaf adamlarla ilişkilerine rağmen pam onsuz yapabiliyordu...

tutku dolu ama korkunç yıkıcı bir medcezirdi onların ilişkisi.

sonunda ünden, şarkılardan, onu seks sembolüne dönüştüren medyadan sıkıldı jim...

çocuksu yüzünü terk etti; kocaman bir sakal bıraktı, dehşetli bir göbek yapti.

bu arada pam'le evlendi. yeni albüm kayıtlan için stüdyoya girmek yerine "her şeyin canı cehenneme" deyip kendi dünyasına kapandı.

sonunda karısının "artık şu amerika'yı bırakıp paris'te yaşayalım" teklifini kabul etti. orada pam'le baş başa kalır, fransız entelektüel dostlarıyla bambaşka bir hayata başlarlardı.

paris'e gidince sağlığı düzeldi jim'in; sakalını kesti, göbeği hafiften eridi, alkolü bırakmak için tedaviye başladı.

ama pamela paris'te rahat duramazdı ki!

jean debreteuil adındaki bir aristokrata kapılıverdi pam. jim bu durum karşısında yıkılmış mıydı, durumu kabullenmiş miydi, kimse bilmiyor!

pam'in, haftanın bir bölümünde jim'le, bir bölümünde jean'la yaşamaya başladığı dönemdi ki, o meşum gün geldi.

pam'in onu küvette ölmüş halde bulduğunu iddia ettiği gün...

menajer siddons paris'teki apartman dairesine geldiğinde mühürlenmiş tabutu ve ölüm raporunu gördü.

ne polis soruşturması ne de otopsi yapılmıştı. ölümün tam olarak zamanı ve nedeni belli değildi.

pam'e gelince, üç yıl sonra aşın dozla intihar yolunu seçerek jim'in yanına gitti...

 

Haşmet Babaoğlu

döktürenler (5) :: döktür! :: sadece bu yazı



1/8/2005 - the doors | biyografi

Kategori: the doors

 

 

Jim Morrison daha dört yaşındayken ailesiyle birlikte New Mexico otoyolunda ilerlerken kaza yapıp ters dönmüş olan bir kamyon ve yolun kenarında ölmek üzere olan yaralı Pueblo yerlilerini görür ve gördüğü bu manzaradan çok etkilenir. Daha sonra arkadaşlarını ölen Kızılderilinin ruhunun kendi ruhuna geçtiğini söyleyecektir. Bu hikaye daha sonra The Doors ve Jim Morrison'la ilgili bir çok yerde kullanılacak (Yönetmenliğini Oliver Stone'un yaptığı The Doors filmide dahil olmak üzere) bununla birlikte bu hikaye Jim Morrison'ın rock'n roll tarihi içinde neden en karizmatik ve mitolojik kahramanlarından biri olduğununda açıklanmasını sağlayacaktır. Ray Manzarek, Morrison için 'O bir şamandı, o bir elektrik şamandı' diyor.

The Doors 1965 yılında Los Angeles'da (UCLA) sinema öğrencileri Jim Morrison ve Ray Manzarek tarafından kuruldu. O sıralar Manzarek, iki kardeşiyle birlikte, Rick And The Ravensask adında bir R&B grubu kurmuş ve kendilerine katılacak solist ve baterist aramaktaydı. Morrison'ın kendi yazmış olduğu 'Moonlight Drive' adlı parçayı seslendirirken gören Manzerek ondan hemen etkilenir ve gruplarına katılmayı teklif eder. Bir süre sonra aralarına aldıkları baterist John Densmore'la birlikte Jim Morrison'ın yazdığı altı parçayı kaydettiler fakat ortaya çıkan kayıtlardan hoşnut olmayan Manzerek'in kardeşleri gruptan ayrıldı, onların yerine ise Densmore'un arkadaşı olan gitarist Robbie Krieger geçti. Hiç bir zaman gruba katılacak yeni bir bas gitarist bulunamadı. Bu sırada grubun adını da Morrison; William Blake'den, Aldous Huxley'e kadar yazarların düşünceleri etrafında toplanan "The Doors Of Perception"dan etkilenerek "The Doors" olarak değiştirildi.

The Doors 1966 yılında ilk demo kayıtlarını yapıp ilk olarak London Fog'da ardından da Whiskey-A-Go-Go'da sahneye çıktı. Bahsettiğimiz ikinci yerden ise grup dört ay sonra, 'The End' adlı parçalarını seslendirmeleri üzerine atıldı. Bununla birlikte aynı parça The Doors'un ve Morrison'ın, Jac Holzman tarafından farkedilmesine de sebep oldu ve sonuçta grup Elektra Records'la anlaşma imzaladı, 1967 yılında da ilk albümleri "The Doors" piyasaya çıktı. Rock tarihinde önemli bir yere sahip olan albüm The Doors'un blues, rock, klasik ve jazz melodilerini şiirle mükemmel uyumunun bir örneğiydi. "The Doors"; 'Light My Fire' single'ıyla tanıtıldı. 'Light My Fire' piyasaya çıktığı ilk gün listelerde bir numaraya yükseldi.

Grubun piyasaya sürdüğü diğer albümlerde de çıkan ilk albümün izleri bulunuyordu fakat bununla birlikte 'Hello I Love You' gibi bir takım başarılı parçalarda içeriyordu. Grubun bir sonraki albümü 1967 tarihli "Strange Days" oldu. 1968 tarihli "Waiting For The Sun" ise Morrison'ın mitolojik farklı benliğini ortaya koydu; 'Kertenkele Kral'. (Albüm kapağının içine basılmış olan 'The Celebration Of The Lizard King'den dolayı). Şiirin bir kısmı 'Not to Touch The Earth'de yayınlanmış olsa bile Celebration'ın tamamı "Absolutely Live"a kadar yayınlanmadı.

Morrison, sahnede t-shirt'ünü çıkarıp dar deri pantolonlar giyerek kendine özgü bir stil yaratmıştı. Yarattığı stilin bir de karanlık tarafı vardı ki o da madde ve alkol bağımlılığıydı. Heyecanlandıran şöhretinin yanında sahnede davranışları çok tutarsızdı. 1967 yılında New Haven'da verdikleri konser sırasında müstehcen davranışları sebebiyle, 1968 yılının Ağustos'unda Phoenix'e yaptıkları uçak yolculuğunda kanun dışı hareketleri sebebiyle; 1969 yılında Hartford'da verdiği konserin sahne arkasında bir polis memuruna saldırmasının ardından ve son olarakta yine 1969 yılında Miami'de, Dinner Key Salonu'nda Morrison'ın kendini sahnede teşhir etmesi ardından tutuklandı. Mahkeme kararıyla sanatçı uzun yıllar Miami'de kalmak zorunda kaldı.

1969 yılında piyasaya çıkan "The Soft Parade" grubun diğer albümlerine göre daha özenle hazırlanmıştı ve grubun hayranları tarafından farklı tepkilerle karşılandı. Bununla birlikte albümden çıkan 'Touch Me' listelerde 3 numaraya kadar yükseldi. Morrison ise dikkatini grubun dışında bir takım farklı yönlere verdi ki bunlar arasında şiir yazmak, şair Michael McClure ile birlikte bir senaryo üzerinde çalışmak ve "A Feast of Friends" adındaki filmi yönetmek oldu. Simon and Schuster 1971 yılında "The Lords and the New Creatures"ı yayınladı, Morrison'ın daha önce yazmış olduğu "An American Prayer" özel olarak 1970 yılında basıldı fakat buna, kalan Doors üyeleri tekrar bir araya gelip Morrison'ın şiirlerini müziğe uyarlayıp yayınlayana kadar yani 1978 yılına kadar ulaşılamadı. 1989 yılında ise "Wilderness: The Lost Writings Of Jim Morrison" yayınlandı. Morrison yaşadığı dönem içerisinde yakın çevresine ileride bir şair olarak anılmak istediğini söylese de hayranları ve eleştirmenler tarafından bu pek ilgi göremedi.

1970 yılında grup en az birincisi kadar başarılı olan bir sonraki albümleri "Morrison Hotel"i piyasaya sürdü. Bu albümü de 1971 yılının Nisan ayında piyasaya çıkan "L.A. Woman" takip etti. "L.A. Woman"ın kayıtları sırasında Morrison'ın alkol ve madde bağımlılığı giderek kötüleşiyordu ve bu sebepten dolayı da grupla arasında bir takım sorunlar yaşanıyordu. Fakat yine de "L.A. Woman", The Doors'un önemli çalışmlarından biri olarak kaldı. Albümün belki de en etkileyici parçası yine etkileyici vokalleriyle 'Riders On The Storm'du.

Kısa bir süre sonra Morrison Paris'e taşındı. (inzivaya çekildi) Bir pop starı olması onun hem hoşuna gidiyor hem de bu şekilde tanınmaktan nefret ediyordu. Çünkü kendisi bir şair olarak tanınmak ve edebiyat yaşamına burada tekrar başlamak istiyordu. 3 Temmuz 1971 yılında ise kalp krizinden, 27 yaşında, yine Paris'te öldü. Onu uzun zamandır sevgilisi ve karısı olan Pam (Pamela Courson Morrison) banyo küvetinde buldu. Aslında ölüm sebebi hakkında kalp krizinin yanı sıra bir çok hikaye de anlatıldı. Bunlardan biri öldüğü günün bir gece öncesinde Paris'teki bir barda fazla uyuşturucu yüzünden öldüğü ve bedeninin bu olayın kapanması açısından Paris'teki apartmanına taşındığı yönündeydi. Bir başka rivayet ise ki bu onun ölmediğine inananlar tarafından ortaya atılmıştı; Morrison'ın 25 Nisan 1974 yılında uyuşturucu yüzünden Hollywood'da öldüğü yönündeydi.

Morrison, Paris'te bulunan Pere Lachaise Mezarlığına nakledildi; mezarlık hayranlarının getirmiş olduğu çeşitli hediyeler, çiçekler ve grafitilerle süslenmişti. Fakat 1990 yılında grafitilerle süslenmiş olan mezartaşı çalındı. Artık mezarlığın başında bir görevli beklemektedir ve sadece belli bir süre mezarlığın ziyaret edilmesine izin verilmektedir. Eskiden, ziyaretçiler saatlerce hatta günlerce mezarlıkta bekleyebiliyordu.

Kalan üyeler Morrison'ın yerini Manzerek'le doldurarak yollarına devam etme kararı aldılar. Bu kararın sonucu ise çıkartmış oldukları iki albümdü, sonuç kötü değildi fakat Morrison'ın vokalleri ve şiirleri olmadan aynı tadı vermiyordu elbette. Manzerek, Morrison'ın yerini bir dönem Iggy Pop'un doldurabileceğini düşünmüştü, fakat bu düşüncesi gerçekleşmedi. Sonuçta 1973 yılında grup dağıldı. Grubun dağılmasının ardından Manzerek iki solo ve bir de Nite City adlı grupla albüm kaydetti. 1983 yılında ise besteci Philip Glass'la birlikte Carl Orff'un Carmina Burana'sının rock versiyonunu düzenledi.

Krieger ve Densmore ise Butts Band adındaki grubu kurdu. Grup iki albüm piyasaya sürdükten sonra; (üç yıl sonra) dağıldı. 1972 yılında The Doors'un Greatest Hits albümü "Weird Scenes Inside the Gold Mine" piyasaya çıktı. Krieger 1981 yılında ilk solo albümünü piyasaya sürdü 1982 yılında da turneye çıktı. Bununla birlikte tam olarak Doors'un ömrü tükenmemişti, yıllar geçtikçe grup yeni hayranlar kazanmaya başladı ve 1978 yılında tekrar bir araya gelmeye karar verdiler. Morrison'ın "L.A. Woman"ın kayıtları sırasında kaydettiği şiirlerini yayınlamaya karar verdiler ve ortaya çıkan "An American Prayer" büyük başarı kazandı. Bu albümü de arşiv materyallerinden toplanan 1983 yılı çıkışlı "Alive She Cried" takip etti.

Bu arada 1979 yılında Francis Ford Coppola, 'Apocalypse Now' adlı filminde 'The End'i ana tema olarak kullandı. 1980 yılında Danny Sugarman-Jerry Hopkins tarafından yazılan Morrison biografisi "No One Here Gets Out Alive" yayınlandı. Aynı yıl iki milyon kopya satış grafiğine yükselen The Doors'un toplama albümü piyasaya çıktı. The Doors'un albümleri yılda 750.000 satmaya başladı. The Doors'un 12 albümü altın, 7 albümü ise platin albüm ödülünü aldı. 1985 yılında Rolling Stone Dergisi, kapağında Morrison'ın bir fotografını yayınlayıp, "He's hot, he's sexy, and he's dead" başlığını attı.

1991 yılında da yönetmenliğini Oliver Stone'un yaptığı "The Doors" adlı filmde Morrison rolünde Val Kilmer ve Pam rolünde de Meg Ryan bulunuyordu ve filmle birlikte yeni nesillere The Doors naklediliyordu.

1995 yılında yeniden yayınlanan "An American Prayer"da; Morrison'ın ölümünün ardından kalan üyelerin sanatçının daha önce okumuş olduğu şiirlerinin üzerine yaptıkları besteden oluşan parça "The Ghost Song" bulunuyordu.

1993 yılında Morrison'ın 50. yaşgünü anısına tüm dünyadan milyonlarca kişi mezarlığı ziyaret etti. Ve The Doors; 1995 yılında, Rock and Roll Hall of Fame'e dahil edildi. 1999 yılında grubun dijital olarak yeniden basılan grubun altı stüdyo albümünden oluşan box set'i piyasaya çıktı. Set'te ayrıca grubun 1997 yılında piyasaya çıkan Box Set'inden seçilmiş, canlı performanslarından ve stüdyo kayıtlarından derlenmiş 15 parçadan oluşan ekstra CD bulunuyor.

 

döktürenler (1) :: döktür! :: sadece bu yazı



1/8/2005 - Jim Morrison'u kim öldürdü ?

Kategori: the doors

 

   
 

AMERİKA’da yeni çıkan bir kitapta şöyle bir iddia var: ‘Doors’ topluluğunun efsanevi solisti Jim Morrison’un Pere Lachaise’deki mezarı, Paris’te Eyfel Kulesi ve Louvre Müzesi’nden sonra turistlerin en çok ziyaret ettiği yermiş.

Bana biraz abartılı gibi göründü.


Neden böyle?


Çok genç öldüğü için mi?


Veya ‘öldürüldüğü’ için mi?


Jim Morrison, 1971 yılında Paris’te bir otel odasında ölü bulunduğunda, 28 yaşındaydı.


Muhtemelen aşırı dozdan veya kalp yetmezliğinden ölmüştü.


Demek ki 34 yıl olmuş.

* * *

Jim Morrison’
u kim öldürdü?

Onun bir katili var mıydı?

Doors topluluğunu onunla birlikte kuran Ray Manzarek, ‘Evet onun bir katili vardı’ diyor:

‘Jim Morrison’u Nietzsche öldürdü ve ben bu cinayeti gördüm...’

Morrison,
Nietzsche’yi okumaya lise yıllarında bir yaz tatilinde başladı.

Birçok kitapta, onun Nietzsche’nin fikirlerinden çok etkilendiği yazıldı.

Acaba onu etkileyen sadece fikirler miydi?

Yoksa onları birbirine bağlayan, açıklanması güç başka şeyler de var mıydı?

Mesela, bir ölüm travması...

* * *

1940’lı yılların sonunda Amerika’nın Albuquerque ile Santa Fe şehirleri arasında bir kaza oldu.

Kızılderilileri taşıyan bir kamyon devrildi ve içindeki insanlardan bazıları yola fırladı.

Bir kısmı ölmüştü. Bir kısmı ise acılar içinde kıvranıyordu.

O sırada yoldan geçen bir araba durdu ve içindeki erkek inerek yaralılara yardım etmeye çalıştı.

Sonra telefon edeceği bir yer bulabilmek için arabasına bindi.

Araba ayrılırken, başını cama dayamış bir çocuk, büyümüş gözlerle yolun üzerindeki bu insanlara bakıyordu.

Bu çocuk Jim Morrison’du ve bu olay, bütün hayatı boyunca onu terk etmeyecekti.

O kadar etkilenmişti ki, babası onu sakinleştirmek için şunu söyleyecekti:

‘Üzülme Jimmy, bu gördüklerin sahici şeyler değildi. Sen sadece bir rüya gördün.’

* * *

1889 yılının Haziran ayında İtalya’nın Torino Şehri’nde bir başka olay meydana gelmişti.

Yakışıklı bir arabacı, yolun ortasında sakat atını ölesiye kırbaçlıyordu.

Bu, öyle tarihe falan geçecek bir olay değildi. Birçok insan için sıradan bile sayılabilirdi.

Ama bu sahneyi seyreden insanlar arasında, Nietzsche de vardı.

Hayatını yazanlar, bu olayın onda çok derin bir travma yarattığını ve 1900 yılında öldüğü güne kadar, 11 yıl boyunca bu sahneyi ruhundan söküp atamadığını söylüyorlar.

Yani Jim Morisson gibi o da yaralıydı.

Bu travmayı gittikleri her yere taşıyorlardı.

* * *

Onları birleştiren başka görünmez bağlar da vardı.

Jim Morrison’un okul yıllarında, sık sık kendini yere atarak bayılmış veya ölü taklidi yaptığı anlatılır.

Koridorda taşın üzerinde dakikalarca hareketsiz yatarmış.

Yıllar sonra bazıları onda teşhis edilememiş gizli bir epilepsi olabileceğini söylediler.

İnsan düşünüyor.

Acaba arkadaşlarının ölü taklidi sandığı şey, aslında bir sara krizi miydi?

Hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Çünkü Nietzsche hayranı bu çocuk, aynı zamanda 1960’ların efsanevi mizah dergisi ‘Mad’in en hızlı tutkunlarından biriydi.

Yani ona göre, hayatta dalgası geçilmeyecek hiçbir şey olamazdı.

Buna ölümün taklidi de dahildi...

Nietzsche’nin hayatını okuyan dikkatli bir okuyucu, kendi kendine şu soruyu mutlaka sormuştur:

‘Bu dáhi insan, yaratıcılığın zirvesinden, bir anda çaresizliğin en atıl haline nasıl inebilir?’

Biyografisini yazan bazı yazarlar bunu şu iki nedene bağlıyorlar:

‘Frengi, bastırılmış bir eşcinsellik ve manik depresif haller...’

Jim Morrison’
un katili kimdi?

Nietzsche mi, onun fikirleri mi?

Yoksa yarım yüzyıl arayla yaşanmış, gıyaben paylaşılmış hayatlar mı?

* * *

Günlerinin bir bölümünü ‘Mad’ Dergisi okuyarak geçiren bu dáhi müzisyen, aynı zamanda sıkı bir Camus okuruydu.

Dylan Tomas’ı ezbere okuyordu.

Baudlaire hayranıydı.

IQ’su 149’du.

‘Mutsuz bir çocuktu’ demek, onu çok hafife almak olurdu.

Hayatla dalga mı geçiyordu, yoksa gerçek trajedisini mi yaşıyordu?

‘Mad’ ile Nietzsche arasında dans eden bir insanın ruhunu anlamak o kadar kolay olmasa gerek...

Paris’teki mezarının üzerinde Yunanca yazılmış bir cümle var.

Şöyle çevrilebilir:

‘İçindeki şeytana doğru...’

Yani 34 yıl sonra benim hálá anlayamadığım o labirente doğru...



* Bu yazıyı, ‘Jim Morrison: Life, death, legend’, Gotham Books, adlı kitaptan esinlenerek yazdım.

 

Ertuğrul ÖZKÖK

 

döktürenler (1) :: döktür! :: sadece bu yazı



19/6/2005 - Jim Morrison

Kategori: the doors

 

 

 

kapıda biri var..
bir mütecaviz içeriye dalıyor kapıyı kırıp.
ne acı , ne de ölüm..

biziz sadece, tekrar tekrar.

içeri geliyoruz..
tamam, arayın bakalım etrafı
hiç bir şey bulamıyacaksınız...

tüm perspektifleri bir anda görmek..

herşey donduğunda
ve sanki kendine doğru
geri döndüğünde....

 


döktürenler (3) :: döktür! :: sadece bu yazı





the doors

- biyografi
- lyrics,poems,pictures
- karışık

linkDepot

- komünite
- blog kardeşliği
- ek$i sözlük
- tatangalar
- tribün dergi
- deplase
- carpediem kitap
- türk rock
- deliriyum

kertenkeleler

- s i m P L e - L i f e
- psychedelic pink
- regn youth
- dahke
- verkaç
- süpertivo
- kusmuk



kertenkele geziniyor...

forvet orta bekliyor